Bilimin Önemini Anlatan bir yazı

                                                          Bilimin Önemi                           

 

İnsanın yer yüzeyinde farklı coğrafyalarda, çıplak yaşamdan günümüzün sıkı giyim-kuşam dönemine kadar önemli aşamalar geçirmiştir. Kar-kış, çamur, açlık, barınaksız geçen o günlerden avcılık ve toplayıcılıktan hayvanı evcileştirmek, tohumu ekmek, sonunda üretici konuma gelmek kolay olmamıştır. İnsan olmanın gereği bilgisini de kullanarak havaların ısınmaya başladığı, topraktan bitkilerin yeşerdiği her yeni başlangıcı kutlaması çok anlamlı. İnsanlar farklı coğrafyalarda evrimleştikleri için yeni yıl bir çok kültürde farklı şekilde kutlanmaktadır. Ancak temel tema yeni bir yaşama başlarken, geçmiş yıldan kalma bütün kötü ruhlardan kurtulmak, borçtan arınmak, geçmişin bir muhasebesini yapıp, yeni bir yıla bol şans ve aşk getirmesi beklentisi ile yeni yıl karşılanır. Kimi ateş yakarak, kimi metalleri birbirine vurup gürültülü sesler çıkararak kötü ruhları kovmaya çalışır, kimi ailenin birliğini korumak için büyük yemek partisi düzenler (hindi ağırlıklı yemek), doğada var olan tüm meyvelerden sebzelerden yemekler yapılır, ziyafetler verilir, kimisi yeni yıl öncesi kapının eşiğine para atarak üzerinden atlar ve bol bereket diler, kimi de yeni yılda kırmızı renkli iç çamaşırlar giyerek aşkına şans diler. Bütün bunlar Asya kökenli gelenekler ve bize kadar şu veya bu şekilde ulaşmıştır.

 

Ancak tropikal iklimin bu mevsimde sunduğu sıcak ortama dünyanın dört bir yanından gelen varlıklı turistlerle doğal cennette girmeye hazırlanan Asya halklarının bir anda deprem ve tsunami ile yaşamları cehenneme döndü. Hint okyanusunda meydana gelen depremin yarattığı tsunami'nin Afrika sahillerine kadar geniş bir alanı etkilemesi aklıma Hazreti Musa'nın asası ile Kızıl denize vurmasını getirdi. Rivayet o dur ki Yahudiler Mısırda Firavunun baskısından kurtulmak ister, kaçacak yer yok, her taraf sarılı, Hz. Musa kızıl denize asası ile vurur ve deniz yarılıp yol açılır, insanlar oradan geçerler. Basına yansıyan haberlerden, önce kıyılarda depremin kırdığı fay hattından dolayı su kütlesi geri çekilir, insanlar kıyıya balık tutmaya koşuşuyor ve ardından saatte 750 km hızla gelen 10 m yüksekliğindeki tsunami dalgalarının altında kalıyorlar.

 

Tsunami Nedir? Japoncada 'liman dalgası' anlamına gelen tsunami sözcüğü, tarihte 15 Haziran 1896'dan 8,5 büyüklüğündeki Meiji depreminden sonra kullanılmaya başlanmış. Çoğumuz her ne kadar tsunami'yi, Hollywood filmlerine korkutucu ve yüksekliği onlarca metreyi bulabilen dev dalgalarını sinema koltuklarına yapışarak dehşetler içinde izleyerek öğrendiysek de, film deyip geçiştirdiğimiz o görüntüleri ancak geçen Pazar günü Hint okyanusunda meydana gelen depremle öğrendik. Asya'nın fakir halkı, çoğunluğu daha eğitim bile görmemiş çocuklar, yaşlılar, yaşamlarında görmedikleri, ismini duymadıkları tsunami'nin dev su kütlesine evlerinde hazırlıksız yakalandılar.

 

Sorun Doğada Değil İnsanda  Açıkçası on binlerce insanın ölümü ve ölüm şekli çok acı. TV ekranlarına yansıyan resimler içler acısı, binlerce kilometreyi saran ve bölgenin jeolojik yapısının da gereği irili ufaklı binlerce adacık ve yerleşkelerin aniden su altında kalmasının yarattığı şaşkınlık. Bölge halklarının hallerinden belli ki yoksullar ve biricik geçim kaynakları balıkçılık ve turizm. Bütün bunların yine de sebebi bana göre insanın kendi eliyle yarattığıdır. İnsanın aç gözlülüğü, kıyıları getiri amacı ile kullanmak, doğanın cennetvari sunumunu para karşılığı başkasına peşkeş çekmek. TV ekranlarına yansıyan görüntüler bütün güzelim kıyıların turistik tesislere dönüştürüldüğünü gösteriyor. Asya'nın ve Afrika'nın güzelim tropikal ormanlarının denizle bütünleştiği bütün sahiller işgal edilmiş.

 

Kumul tepeleri düzeltilmiş ve her taraf bina, baraka olarak turistik dinlenme yerine dönüştürülmüş. Doğal bitki örtüsü yok olmuş, ağaçlar toprağı korumak için değil, süs objesi olarak kullanılmaktadır. Hiç fark etmiyor hangi ülkede olduğu, toplum çok boyutlu eğitilmediği için bazen olup bitenleri anlamakta zorlanıyor. Gazete haberlerinde olayı kıyamet olarak algılıyor ve olayda erken uyarı sitemi olsaydı böyle olmazdı denilmektedir. Erken uyarı sistemi insanların bölgeleri erken terk etmesini sağlardı, daha az insan ölürdü, o kadar. Yine de kıyılardaki dev yıkıntıyı engelleyemezdi. Ancak insanlar bir şekilde bu tür jeolojik ve coğrafi olaylar hakkında önceden bilgilendirilmiş olsalardı belki durum farklı olurdu. Veya bölge insanlarına başka alternatifler sunulabilseydi ve insanlara böylesi durumlarda neler yapılması gerektiği anlatılsaydı belki daha az insan ve mal kaybı olurdu diye düşünüyorum.

 

Felaketle Birlikte İnsanlık Kültürü de Yok Olmuştur Felaket mala ve cana verdiği zararın yanında gözden kaçan bir gerçekte bölgedeki ilkel yaşama dair kültürün yok olmasıdır. Hindistan Sri Lanka, ve Endonezyadaki yakınlarındaki yüzlerce küçük adalarda yaşayan ve soyları uzun zamandır tehlikede olduğu bilinen birçok ilkel kabileyi de yok etmiş olabilir. Antropologlar, dünyada halen taş devrini yaşayan ''üç ya da dört yerli halkın" tamamen ortadan kalkmış olabileceğine ve böylece bu kültürlerin yok olmakla karşı karşıya bulunduğunu belirtiyorlar. Hindistan kontrolündeki Andaman ve Nicobar adalar zincirinde çok sayıda farklı ilkel kabilenin yaşadığı, bu kabilelerden Sentinellerin Kuzey Sentinel Adası'nda modern hayattan tamamen uzak bir şekilde hala Taş Devri'nde yaşayan bu kabilenin avcılık ve toplayıcılıkla geçindikleri söylenmektedir (Milliyet, 30 Aralık 2004). Aslında insanın kendisini tanıması, nasıl bir yaşamdan bugünümüze geldiğini bilmesi ve anlaşılması bakımından bu tür kültürlerin korunması gerekir. Ancak insanlık halen birbirine silah ile üstün gelmeye çalıştığı için bunları düşünecek zamanı olmamış olabilir. Dünyanın Zenginleri Yardım Etmekte Cimri Davranıyorlar  Dünyanın en kalabalık nüfusunun yaşadığı bu fakir ülkelerde enkaza dönen bu alan onarımı da ayrı bir sorun olacak. Buraların onarımını kimler üstlenecek, sigorta sistemi buralarda var mı yok mu bilinmiyor.

 

Varlığı ve yokluğu Körfez savaşında belli olmayan Birleşmiş Milletler'e bu aşamada çok iş düşüyor. Maalesef dünyanın sahibi olduklarını söyleyen G-8'ler körfez savaşında savaş masrafı olarak milyar dolarlar ABD'ye öderken, bu felakete her biri 5-10 milyon dolar gibi komik yardımda bulunacaklarını açıklamaları düşündürücü değil mi? Bilimden Yararlanmanın Önemi Daha İyi Anlaşılıyor Felaketin yaşandığı bölgedeki ülkelerin bilime verdikleri önem ile yaşanan acı arasında bir ilişki görülmektedir. Bu ve benzeri depremlerin etkileri dünya var olduğundan beri aralıklarla devam ediyor.

 

Daha önce de gerçek tsunami'lerin Pasifik okyanusu kıyısında Şili ve Alaskada meydana gelen depremler sonrası çıkan dev dalgaların ta Japonya'ya kadar ulaştığı ve yine binlerce kişinin öldüğünü bu vesileyle öğrenmiş oluk. Tsunami'lerin olduğu bölgelerde artık erken uyarı istemleri veya diğer gerekli önlemleri alınıyor. Ancak yine de insanlığın bilmesi gereken, doğanın yasalarının mutlak olduğudur. Doğa da bir şekilde kendi elinden alınan yerlerini geri istiyor. İnsanın da yapması gereken, doğanın yasalarını çözmek, ondan yararlanmak için bilgiyi teknolojiye dönüştürmektir. Bu şekilde insan ancak tedbir alarak can kaybını azaltabilir. Bu eğitim de ancak para ile oluyor. Örgütlü Toplumlar Felaketleri Daha Kolay Atlatıyorlar Örgütlü ve organize olmuş toplumlar bu felaketi daha az can kaybı ile atlatırlardı.

Bunun açık örneği aynı şiddette bir depremin Japonya ve Amerika'daki can kaybı ile Hindistan, Sri Lanka, Endonezya, İran, Afganistan ve Türkiye'deki can kaybı arasında kat kat fark var.

 

Biri depremde 2 kişi kaybediyor, diğeri on binlerce kişi. Birisi doğanın sırlarını biraz çözmüş, bilgisini artırmış, bundan artı değer elde ederek varsıl duruma gelmiş, bilgi birikimi ve ekonomik gücünü de kullanarak ve olası riskleri dikkate alarak daha sağlam yapılar yapmış, diğeri ise toprağın yüzeyine temel atmış, topraktan kerpiçlerle ev yapmış. Birisi iyi örgütlenmiş, önceden olası bir durumda nasıl organize olacağını biliyor, biri de şaşırıp kalıyor.

 

ABD sahip olduğu erken uyarı teknolojisi sayesinde Amerika sahillerini vuracak tayfunları günler öncesinden an be an belirtiyor, insanları daha içerilere güvenli bölgelere nakletmesini biliyor. Ancak zavallı Asya ve Afrika halklarının bu denli örgütlülük, organize olma, bilginin gücü ile az insan kaybı ile olayı atlatmadan ne denli uzak olduğu gözler önüne serildi. Bilim Savaşa Değil, İnsanın Mutluluğuna ve Refahına Hizmet Etmelidir. Hemen hatırlatalım, felaketin meydana geldiği Hindistan bugün atom bombasına sahip, silikon vadisi benzeri teknoloji geliştirecek bilgisayar programı yazabiliyor, uzaya araç gönderecek kadar bilimin belirli alanlarında ilerlemiş ancak, halk ise Bombay'da sefilleri oynuyor. Hindistan önemli ölçüde kaynaklarını silahlanmaya ayırıyor, maalesef bilimini atom bombası yapımı için kullanıyor. Bilim halktan çok uzakta fil dişi kulelerinde batı  kapitalizminin değirmenine su taşımaktadır.

 

Halkın toptan eğitim düzeyinin yükseltilmesi ve bunun refaha dönüşmesi gerekir. Bu depremde bilimin halk için önemi daha iyi anlaşılmıştır. Tabii gönül isterdi ki dünyanın jandarmalığına soyunan Amerika, Ortadoğu'daki petrollere sahip olmak için harcadığı bu kadar bilim ve teknoloji olanaklarını biraz da doğa ve insanlık için harcasaydı. Silah üreticisi ülkeler maalesef, bugün dünya sahnesindeki güçlerini öldürme gücüyle övünerek ve yine sorunlarını sahip oldukları silahla çözmeyi benimsiyorlar. Yani daha fazla insanı nasıl öldürürüm diye kullanıyor. Din dil, coğrafi sınır tanımadan etkisini binlerce kilometrede hissettiren depremin küresel dünyada insanlığın bir birine ne kadar ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. İnsanlığın artık enerjilerini bir birlerine karşı öldürerek değil, destek çıkarak kullanmaları gerektiği daha iyi anlaşılıyor. Bizim Çıkarmamız Gereken Ders Nedir? Buradan bizim de çıkarmamız gereken ders olmalı diye düşünüyorum. Bu ve benzeri deprem ve yeryüzü hareketleri periyodik olarak olacaklardır. Hele bizim ülkemiz buna hazır olması gereken bir ülke. Bu tür etkilerden korunmak için mümkünse sürecin doğasını anlamaya çalışmalıdır. Marmara Bölgesi gibi nüfusumuzun en yoğun olduğu bölgede bütün kıyıların işgal edildiğini, yapıların düz ve düze yakın tarım arazileri üzerine kurulması sonucu binaların kâğıt gibi yırtıldığını ve bu yüzden binlerce insanın öldüğünü gözlerimizle gördük.

 

Onun için 1998 Adana-Ceyhan depremini yaşamış olmanın da etkisiyle Asya'daki felaketi içimde hissederek, bizim de arada bir hafızamızı canlı tutmazı gerekir.   Üniversitemiz öğretim üyeleri Adnan Gümüş ve Müfit Gömleksiz Ceyhan depreminden sonra KADAUM ile birlikte gerçekleştirdikleri "Deprem: doğal bir afet mi, yoksa sosyal bir felaket mi?" başlıklı çalışmada depremin değil, insanın bilinçsiz yıkıcı etkisini ortaya koymaktadırlar. Depremler elbette olacak ama yıkımlar doğal değil, sosyal bir felakete işaret ediyor.

 

Eğitim Müfredatı Yeni Koşullara Göre Yeninden Şekillenmelidir.

 

Bir deprem ülkesi olarak sistematik düşüncenin gereği öncelikle bilimin emrettiği gereklilikleri yapmak zorundayız. Öncelikle iyi organize olmak gerekir, kimin hangi durumda ne yapacağını iyi bilmesi gerekir. Her konuda alternatif yaklaşımlar dikkate alınmalıdır. Bu arada toplumu okur yazar olarak eğitmek zorundayız.

      Ülkemizin Jeolojisi, Coğrafyası ve doğası-toprağı tamı tamına öğretilmelidir. Küresel evrenin oluşumu, evrimi, canlı dinamiği çok boyutlu olarak mutlaka işlenmelidir. Biyosferin bir bütün olarak yaşayan bir sistem içinde kendi yasaları olduğu ve bunun şimdilik kontrolünün mümkün olmadığı ancak onun yasalarının kavranarak onunla barışık yaşanması mutlaka öğretilmelidir. Küresel ısınma ve buna bağlı olarak olası iklim değişimleri ve buların yaratacağı etkiler şimdiden bilimsel olarak araştırılmalı, elde edilen bilgi mutlaka toplumla paylaşılmalıdır.

 

İnsanlık Ortak Malına Sahip Çıkmak Zorundadır İnsanlığın ortak malı olan doğanın tahribatının bir gün bizlere daha acı olarak geri döneceğini bilerek herkesin kendisinin de dünyanın sahibi olduğunu bilmesi ve dünyaya sahip çıkması gerekir. Başta okullarda olmak üzere insanımıza bunu öğretmeliyiz, yeri gelince doğayı korumak için karşı çıkmasını da öğretmemiz gerekir. Ayrıca başta demokratik toplum örgütleri, siyasi partiler herkes üstüne vazife olmayan işlere de karışarak doğaya, canlıya ve insana zararlı her yanlışa karşı çıkmalı. Kıyıda milyonlarca yılda metrelerce yükseklikte dev kumul tepecikleri oluşmuşsa bunları bozmayalım. Koylara yerleşke kurulması yasaklanmalı. Önemli nükleer tesisleri, doğal gaz tesisleri ve diğer insana ve çevreye zarar verecek tesisleri bölgelerin çok uzağında tutmak gerekir. Ve mümkünse daha sağlam zeminlere kaydırılmalı. Kıyıya sıfır yapıların yapılmasına yasal engel getirilmelidir. Bu konuda toplumda rüşvet ve istismar ile iş yaptırmak isteyen kişilere karşı toplumun duruş göstermesi gerekir.  Ülkemizin güzelim kıyı şeritlerinin de gün be gün parça parça betonlaştığını görmekteyiz. Çevre bilinci ile hareket eden örgütler durumu kamuoyu ile paylaşıyorlar. Ancak nafile, rant daha çekici geliyor. Kimsenin umurunda değil doğa ve bunun uzun süreli yararının insana yansımasının. Ancak ne yazık ki bizler her şeyin bedelini acı tecrübe ile kazanmaktayız. Tsunami felaketi, Marmara depremi ve diğer doğal felaketler biz insanlara doğanın yasalarını bilmemizi ve onunla barışık yaşamız gerektiğini öğretmektedir. Bunun için bilime değer vermek, planlı yaşamak, işimizi şansa bırakmamak, insana ve canlıya değer vermek zorundayız. Artık bu işin coğrafi sınırı, dili, dini de yok, yalnızca doğanın kendi kuralı ve yasaları vardır. Biricik dünyamızdaki tecrübe bunu emrediyor.  Yeni yıla doğa ve yaşam bilinci ile girmek dileği ile.  30 Aralık 2004, Adana

Yorum Yaz